Şemsettin B. Hakkındaki En Acayip Şey

143344.

 

Bir vardı,bir yoktu her şey.

Gökyüzü meselâ. Bugün vardı; yarın da var. Tâ ki olmayacağı o son güne kadar. Ama insan,daha kısa.

Şemsettin B.,hayatı hakkındaki en acayip şeyi öğrendiği,o aşırı sıcak temmuz günü,bir hastane odasında gözlerini üşüyerek ve korka korka açtığında henüz sadece 9 yaşındaydı.

Her şey için çok erkendi,annesi böyle düşünmüştü,ölmesindi sakın Şemsettin.

Dünya bir yana elindeki kirli sarı paspas bir yana,hastane koridorlarını silerken,bir yanda da çocuğunu neredeyse denizde boğan adama, Hayrettin B.’ye,dik dik baktı hastane görevlisi. Şemsettin’in babası,başını iki eli arasına almış,İlyas Salman’dan rol çalacak derecede bir güzel çökmüştü hastane koridoruna,salya sümük ağlıyordu. Korkuyordu da. Ne oldu,nasıl oldu anlayamamıştı bir ân. Her şey bir anda olmuştu; küt diye düşüvermişti Şemsettin denize!

Keskin ilaç kokusu, genzini yakıyordu Şemsettin’in. Bir yandan da yatağın kenarına oturmuş iki kişinin (Şemsettin,o kişi kişinin onu almaya gelen iki melek olduğunu düşünmüştü hep.) konuşmasını işitiyordu belli belirsiz..

“sence..?” diyordu biri diğerine, “geçebilir mi bu?”
“geçen seferki çocuk geçti,bu da geçer..”
“yaşı kaç ki bunun..”
“küçük daha.”
“geçer sanki ya..”
“düz taban bu ama”

Şemsettin korkmuştu ve inlemeye benzer sesler çıkarmıştı,o iki kişiye “gidin buradan!” demek isterken. Rüzgarını savurarak balık etli bir hemşire yetişmişti imdadına.. O iki kişi,çekinerek hemşireye baktılar ve uzaklaştılar hemen. Bir iğne,sonra bir iğne daha.. Sonra bir hava maskesi.. En son göz yuvarlaklarının arkaya devrildiğini hissetti Şemsettin.

Rüya mıydı? Hayır, deniz kenarındaydı.

Annesi sabah salçalı ekmeğini tam yemeyen Şemsettin’in cebine Zekeriya’nın tostlarından bir tane alsın diye biraz para sıkıştırıvermişti. Zaten yemeyen içmeyen ve zayıflıktan kırılan bu çocuğun nasıl yaşadığına annesi bile hayret ederdi. Yaşıtlarına göre uzuncaydı Şemsettin. Kolları,bacakları sanki kendinden bağımsız rüzgara kapılmış bir salkım söğüt dalı gibi sallanırdı iki yanında. Babası sahile indirecekti onu. Neredeyse koşarak indi yokuşu. Tüm mahalle kıyıdaydı.

Şezlonglarına kurulmuş,bütün gün üzerine kısa şortundan başka bir şey giyme ihtiyacı duymayan,hadi hiç olmazsa, akşam serinliği çıktığında üzerine, düğmelerini eve gidene kadar asla iliklemeyeceği beyaz keten gömlekler giyen, kolları sarkmış, bıyıkları nikotin sarısı, çaktırmadan kenarından akşam niyetine “piizlenen” emekli amcalar…

Kayıkhanelere gömülmüş, sanki yarın balığa çıkacakmışcasına kan ter içinde sandal zımparalayan,livar temizleyen,boya yapan,ağ ören ve yine çaktırmadan gündüz gözüne “piizlenen” balıkçılar..

Bunların hemen arkasında düşük yoğunluklu da olsa akan şehir trafiği, arada bir gelip umutla sahildeki açların ve çocukların gözbebeklerine bakan simitçiler, kağıt helvacılar, uçan baloncular..

İskeleyle durak arasındaki mahalli kendine tahsis etmiş ve içinden uzun zamandır sevgilisi Eftelya’dan beklediği mektubun çıkıp çıkmayacağını yoklarcasına bir hırsla midyeleri açan, ayıklayan Kirkor ve onun sararmış pos mu pos bıyıkları..

Cıvıldaşan,koşuşan,bağırışan,az sonra denize na şuracıktan atlayıp (atlarken de donlarını ammann ha ıslanmasın diye çıkarmayı ihmal etmeyip!) bir akıntıyla haydeee en az 7 durak ötedeki bir koya sürüklenen.. sonra etraftan acıyanlarca giydirilip tırım tırım evlerine yollanacak olan,deniz görmeye pek de alışık olmayan çırılçıplak ve fakat (yüzlerinde korkudan eser yok!) güldü mü dişleri süt beyaz yukarı mahallenin cesur çocukları..

Diz üstü pazen elbiseleriyle,denize çöp atmaya gelen (çünkü çöp konteyneri ebedi billah dolu ve hanım teyze ne yapsın?!),omzunda hafif bir hırka,başında laf olsun diye bağlı bir eşarp sanki az sonra Necip Bey Bağı’ndan geliyormuş gibi hanım teyzeler,kızoğlan kızlar..Ve karşıda hepsini kesen Murat bakkal.

Denize geçmeden mutlaka uğrardı, Şemsettin Murat bakkal’a. Yine öyle yapmıştı. Bir paket balık kraker ve bir Tipitip sakızı,gülen gözler,yanaktan alınan makas ve baş okşama karşılığında Şemsettin’e hibe edilmişti yine. Evli değildi Murat Bakkal,orta yaşı geçti geçecekti. Mahallenin yakışıklı ve gözde bekarlarındandı ve görünüşe göre evlenmeye pek de niyeti yoktu. Ama sanki tüm çocuk sevgisini çıkarıyor gibiydi Şemsettin’den. Bazen denize birlikte girdikleri bile olurdu. Çok severdi Şemsettin onu. Yaklaşık 10 yıl sonra, ani bir şekilde kalp krizinden öldüğünde Murat Bakkal,sahile hatta tüm Boğaz’a küsecek ve yıllarca bir hava almaya bile inmeyecekti deniz kenarına Şemsettin.

Denizin dibinde doğup büyüyen bir çocuk için Şemsettin,sudan fazlasıyla korkardı. Onu denize sokmak bir meseleydi. Babası,tüm mahallelinin yaptığı gibi beline ip bağlayıp onu Boğaz’ın deli akıntılı sularına saldığında henüz 1,5 yaşındaydı. Artık hangi zamandan ve neden kaldığı bilinmez bir korkuyla,denize hep mesafeliydi küçük Şemsettin.

Mahallenin çocukları kızlı oğlanlı koşup koşup denize çivileme,balıklama atlar,sahil güvenliğin hücum botlarının bıraktığı devâsâ dalgalarda “hooopp güüümmm” diye bağrışa bağrışa delice eğlenirlerken Şemsettin,babası öldüğü için kimsenin sorumluluğunu almak istemediği Vildan’la kayıkhânelerin arasında ,sandal gölgelerine sığınıp yengeç ısırıklarından ve midye kesiklerinden ahlana uflana,elleri zift lekesi(kayıkhâne odunlarını sandallar kolay çekilsin diye ziftlerlerdi!),denizanalarıyla ve yosunlarla oynar dururlardı.

O gün,Vildan yoktu ve yalnızdı Şemsettin. Babası,Ayı Muzaffer ve Molla Gürâni’yle gençlik yıllarına dair hararetli bir torik akını anısına dalmıştı. Mahallenin çocukları kudurdukça kudurmuş sesleri tüm Boğaz’ı tutmuştu! Tam deniz havasıydı! Suya girmeye can atıyordu Şemsettin de ama içindeki korkuya hakim olamıyordu bir türlü. Oysa herkes son raddede eğleniyordu,kimsede kimseyi görecek hâl kalmamıştı.

Tüm bu hengamede Şemsettin,her zamanki korunaklı kayıkhâne kızaklarının arasından çıkmış,iskele sayılabilecek bir çıkıntıda ayaklarını denize sarkıtmış elinde bir taş oynayıp duruyordu. Kaydırmayı düşündü Şemsettin taşı denizde. Daha önce hiç denememişti. Taşa baktı;güzel, pürüzsüz, parlak. Birden o taş kadar olamadığını hissetti Şemsettin. İçine derin bir üzüntü çöktü. Yüzünü astı. Aldı taşa bir daha baktı. Keşke şu taş kadar olaydı ve…..

Ne olduğunu anlamamıştı Şemsettin. Tek hissettiği cup diye suya düştüğü ve hızla derine doğru çekildiğiydi. Kendini suyun dışına fırlatmak istedi,kollarını aradı. Ayaklarını. Yoktu!! Hızla suda batıyordu Şemsettin. Fakat görüşü inanılmayacak kadar keskinleşmişti,oysa suyun içinde göremezdi insan tuzdan. Korku,şaşkınlığa,şaşkınlık,donuk bir hayranlığa dönüşmüş etrafına baka kalmıştı yuvarlana yuvarlana bir taş olarak batarken Şemsettin!

Kendini bir korsan hikayesinin içinde hissetti,Cici Remzi’nin geçen kış batan sandalının parçalarını gördüğünde,yanından geçen kocaman istavritin birden denizkızına dönüşüp dönüşmeyeceğini ve komşu kızını apartman boşluğuna sıkıştırıp etrafta binlerce metruk toz zerresi uçuşurken, bir daha onun o ılık,yumuşak ve ıpıslak dudaklarından öpüp öpemeyeceğini düşündü.

Şemsettin bir taş olarak batarken,düşündü tüm bunları. O an,bir taş olmak istemediğini farketti birden. O an,tekrar kollarını görüverdi Şemsettin. Ayaklarını gördü. Görüşü bulanıklaştı. Düşüşü yavaşladı hatta hacmi artan gövdesiyle suyun içinde yükselmeye bile başladı. Tek kötü tarafı bir taş olarak nefes alması gerekmezken şu an neredeyse boğulmak üzere olduğuydu!! Bitti,dedi Şemsettin. Artık öpüşmek yok. Zaten bir kere olmuştu. Bunun için mi taşa dönüşmüştü acaba. Revâ mıydı yani kız (5 yaşında!) kendi istemişti hem!!

Gerisini hatırlamıyordu Şemsettin. Bakkal Murat’ın olayı görüp,pantolonunun cebine sandalların birinden bir avuç kurşun doldurup şimşek hızıyla dibe daldığını ve kendisini son anda kurtardığını defalarca dinleyecekti babasından,arkadaşlarından.

(devam edecek..)

 

 

ⓘⓓⓔⓑⓘⓨⓐⓣ

Deniz Zehrâ

Bir yanıt yazın