İskender Kebap’tan Divan Edebiyatı Dersleri 2

Su Kasidesi’nden Çok Çağrışımlı Bir Beyit Üzerine Efkar-ı Umumiyem

Pek Kıymetlilerim,

  1. yüzyıl Türk edebiyatının ve tüm zamanların hiç kuşkusuz en büyük şairlerinden Fuzuli’nin Su Kasidesi’ni bilirsiniz.

-Evet, Bilürüz.

Bu yaşınıza kadar böyle bir kasideden bihaberseniz toplum içinde küçük düşme ihtimalini hesaba katarak bir bahaneyle, derhal ortamı usulüne uygun terk etmenizde yarar vardır. Haliyle ön araştırma için kısacık bir zaman dilimine ihtiyacınız olacaktır. Bulduğunuz ilk fırsatta Gogul’a danışıp meseleyle ilgili kendinizi kurtaracak kadar yarım yamalak bilgi toplayarak sosyal ortamınıza geri dönebilirsiniz. Şiddetle öneririm.

Kasidedeki birbirinden güzel beyitlerin arasında gezinirken nezleden ötürü tıkanan burnuna sıkılan sprey ile günlerden sonra tekrar nefes almaya başlayan insanın hayli ferahlamış ruh halini yaşayacaksınız kendi kendinize. Ayrıca göğsünüz her zamankinden daha farklı ritimle raks etmeye meylederse karışmam. O benim sorunum değil yani. Beni enterese etmez.

Şiir, Peygamberimize yazılan en meşhur naatların arasında birinciliği açık ara göğüsleme rekorunu asırlardır elinde bulundurur. Nereden bakarsanız bakın bir başyapıtı misafir edersiniz göğüs kafesinizde. Her türlü kelime ve anlam oyunlarına başvurulmakla kalınmamış hayalin uçsuz bucaksız sınırları da son raddeye kadar zorlanmıştır. Bahara, çiçeğe, börtü böceğe dair söylenecek ne kadar imge varsa eksiksiz hepsi en güzel şekilde söylenmiştir.

Her beyit için abartısız, sayfalar dolusu açıklama yapılabilir doğrusu.  Pek tabi normal olan da budur. Malum olunduğu üzre biz vaktimizi tek bir beyite ayırıp kısaca meseleyi kapatmakla yetineceğiz. Ya Allah:

 İçmek ister bülbülün kanın meğer bir reng ile
Gül budağının mizâcına gire kurtare su

 

Psikopat Gül kız, Anadolu çocuğu Bülbül oğlanın kanını bir hile ile içmek ister. Su, gül budağının(dikenin) mizacına girip bu tuzaktan tereyağından kıl çeker gibi Bülbül’ü kurtarsın.

Meseleye, uygun adımlarla kibarca girmeyi faydalı buluyorum. Reng kelimesinin iki anlama gelecek şekilde kullanıldığı aşikardır. Gül Hanım’ın  hile ile al ile aşığını tuzağa düşürmesi kaçınılmazken Bülbül Efendi’nin bu durum karşısında önlem almaması çok manidardır.

Bülbül, bütün bir Divan edebiyatının en mağdur kişisidir. Ömrünü idealizme harcamış bu fakir ama onurlu genç arkadaş, yeryüzünde ne kadar aşk acısı varsa hepsini çekmiş, bundan hiçbir zaman şikayet etmemiş, hatta daha da ileri gidip varlığını çektiği acılara borçludur. Acılar aslında bağrı yanık Bülbül’ün ilacıdır ve bu ilaçtan bütün doktorlar bi zahmet el çekmelidir.

Efsaneye göre eskiden, yani çok çok eskiden güller henüz hanım olmadan önce, yeryüzündeki bütün güllerin rengi beyazdır. Ta ki gariban Bülbül, Gül’e meyletmiş; işte o vakit bir çağ kapanıp başka bir çağ açılmıştır. Bu olayı sakıncalı bulan tarihçiler kendi aralarında mutabık kalmış ve Aşk Çağı’nı mahsus çağ şeridinden çıkarmışdır. Bunun bazı karanlık nedenleri üzerinde durmak istemiyorum lakin şunu ifade etmeliyim ki yazının icadı aşkla başlamıştır.

Evet, eskiden güllerin rengi beyazdır. Bülbül ilk görüşte aşık olduğu Gül’ü onore etmek için her gün sabah namazına müteakip gökyüzünde birkaç tur attıktan sonra bildiği en kral şarkıları söyleyerek vaktini harcarmış. Kendinden emin, egosu tavan yapmış, kötü kalpli Gül kılını bile kıpırdatmayarak karşılık vermiş Bülbül’e. Halinden hiç şikayetçi olmamış Bülbül. Nizami olarak her sabah tepesinde nağmeler bahşederek Gül’ün burnunu kaldırmış, çıtayı çok yukarılarda tutarak bütün erkek neslinin işini zorlaştırmıştır.

Aylar ayları, yıllar yılları kovalamış ama ikili arasındaki ilişkide en ufak bir gelişme yaşanmamış. Gül’ün, yakın çevresine Bülbül’den onursuz, yüzsüz, çulsuz gibi sıfatlarla bahsetmesi tarihe çalınmış kapkara çamurdan başka nedir? Dedikodulara aldırış etmeyen Bülbül repertuarına yeni parçalar ekleyerek her sabah Gül’ün karşısına çıkma basiretini göstermiş en müstesna varlıklardandır aslında. Tavrında en ufak değişme gözlenmeyen kibirli Gül orada burada sarf ettiği asılsız laflarla Bülbül’ün itibarını zedelemeye çalışmış, Bülbül’ü basamak olarak kullanıp kendine göre daha ulvi hedeflere ulaşmayı arzulamıştır.

Damarlarına aşk girdiğinden beri insani ilişkilerde zirve yapan Bülbül, tam on iki koca yılın huzuruyla evden çıkmıştı o sabah. Kalbinde ilk günkü kıpırtıları duydu. İlk günkü gibi heyecanlıydı. İlk günkü gibi şevkli… Sanki ilk defa şarkı söyleyecekti Gül’ün huzurunda. İlk nağmelerini döktürecekti sanki ilkbaharın koynunda. “Beyaz gül demet demet/Sevda değil bir alamet” türküsünü öğrenmişti son olarak. Gökyüzünde prova yaptı. Gül’ün hava sahasına girince de türküyü baştan aldı.

Bunca yıl kendisini adam yurduna koymayan Gül’e her zamankinden daha fazla yaklaştı. Yaklaştı. Yaklaştı. Aklını başından alan muhteşem kokuyla ilk defa tanışan Bülbül’ün nefsi sarhoş oldu. Kendinden geçti. Başı döndü. Ruhu titredi. Midesindeki ağrıdan eser kalmadı. Yaklaştı. Yaklaştı. Tam “ben var ya ben” diyecekti ki kendini sevdiği kızın kollarında buluverdi.

Aman Tanrım, bu nasıl bir bahtiyarlıktı. Bu nasıl bir cennetti henüz ölmemişken hem de. Ömrünün en mutlu anını yaşayan Bülbül sevdiğini kokladı, kokladı, kokladı. Bu mutluluğu yaşatan Allah’a hamd ü senalar etti. Üç gulhü bir Elham okuyuverdi oracıkta.

Bütün hayvan ve bitki cinsinden canlılar olup bitenleri seyrediyordu sessizce. Bülbüloğlan, kokudan gayrısının farkında değildi. Başını kaldırıp baktığında ise Gül’ün mimiklerinde en ufak bir değişim olmadığının farkına vardı. Afalladı önce, şaşırdı… Rüyadan uyanayazdı. Sonra kalbindeki sızıyı hissetti. Gül’e bu kadar yaklaşmanın bir bedeli olmalıydı elbette. Bu kokunun, bu sarhoşluğun, hasılı bu mutluluğun ve şükrün elbette bir bedeli olmalıydı. Evet! Gül’ün keskin dikeni Bülbül’ün kalbini parçalamıştı.

Bülbül, sol tarafından sızan kanın dayanılmaz hafifliği ile kendinden geçerken Gül hafif bir pişmanlık hissetti. Aşığına acır gibi baktı. Vicdana gelir gibi oldu lakin kibrinden taviz vermedi. Kucağında kan revan içinde uzanan Bülbül’e yapmacık da olsa iyi davranamaz mıydı? Elbette davranabilirdi ama o böyle yapmadı.  Bülbül son nefesini Gül’ün kollarında vererek mutluluğu yakalamış ve iyi kullar zümresine ilhak etmişti. Kan kaybından vefat eden Bülbül’ün kalbinden sızan kan ise Gül’ün toprağına sızmış ve o günden sonra güllerin rengi kırmızı olmuştur.

Fuzuli, malum olaya telmih yaparak hile ile rengi aynı potada eritmeyi başarmıştır. Su ise Hz. Muhammed’i temsil eder şiirde. Su, gül dikeninin mizacına girecektir ve onu daha yumuşak, daha kıvamlı ve halim selim bir yapıya kavuşturacaktır. Zira İslam’ın vahşi bir yaşam süren Arapları nasıl evcilleştirdiği tarihle az çok ilgilenenlerin malumudur. Suyun gül dikeninin mizacını değiştirmesiyle Bülbül’ün kim vurduya gitmesi engellenecekti belki de, kim bilir.

Hepinizi sevgi ve muhabbet ilen selamlıyorum.

İskender Kebap

Bir yanıt yazın