Cemile

 

Daniyar’ın türküsü, gözlerimin önüne yeryüzünün o büyük
güzelliğini, o büyük acısını seriyordu. Nereden öğrenmişti bunu?
Kimden duymuştu? Bu türküyü, ancak yıllarca yurt özlemi çeken, o
özlemin acısını yıllarca duyan biri böylesine sevebilirdi. Daniyar
söyledikçe, çocukluğunu görür gibi oluyordum bozkır yollarında
geçen çocukluğum. Türküsü, o sıralarda, yurt özlemiyle birlikte mi
doğmuştu? Yoksa savaşın ateşinden mi yaratılmıştı?

Ne zaman dinlesem o türküyü, yere yatmak, anasına sarılan bir oğul
gibi toprağa sarılmak istiyordum. İçimde bir şeyler uyanıyordu artık,
kelimelerle anlatamadığım, karşı konmaz bir tutku uyanıyordu;
kendimi anlatmak, duygularımı, düşüncelerimi başkalarıyla
paylaşmak, tıpkı Daniyar gibi, yeryüzünün güzelliğini coşkuyla dile
getirmek istiyordum. Bilinmez bir şeyin karşısındaydım sanki, içim
korkuyla, sevinçle doluydu; fırçaya sarılmam gerektiğinin farkında
değildim daha.

Resim yapmayı severdim. Ders kitaplarındaki resimleri kopya
ederdim, bütün çocuklar o resimlerin kusursuz birer kopya olduğunu
söylerlerdi. Öğretmenler, o resimleri över, duvar gazetesine
yapıştırırlardı. Savaş çıkıp da ağabeylerim cepheye gidince, ben de
resim yapmayı bıraktım, yaşıtlarım gibi kolhozda çalışmaya başladım.
Boyaları da, fırçaları da unutmuştum artık, bir daha resim yapacağımı
hiç sanmıyordum. Ama Daniyar’ın türküsü bir şeyler uyandırdı
içimde. Büyülenmiş gibiydim, dünyaya şaşkınlıkla bakıyordum; her
şeyi ilk görüyordum sanki.

Cemile’ye gelince, o da ansızın değişivermişti. Aklına ne gelirse
söyleyen o neşeli kız değildi artık. Dumanlı gözlerini ışıltılı bir bahar
hüznü kaplamıştı. İstasyona giderken hep bir şeyler düşünüyordu.
Zaman zaman belli belirsiz bir gülümseme ilişiyordu dudaklarına,
yalnız kendi bildiği bir şeye sevinir gibi oluyordu. Bazen sırtında
çuvalla yürürken garip bir ürkeklik geliyordu üstüne; azgın bir
ırmağın kıyısına gelmiş, suyu geçip geçemeyeceğini bilemiyormuş
gibi, olduğu yerde duruveriyordu. Daniyar’dan hep kaçıyordu, yüzüne
bakamıyordu onun.

Bir keresinde, harman yerinde, çaresiz bir tedirginlik içinde
Daniyar’ın yanına geldi.

Çıkar gömleğini de yıkayayım, dedi.

Yıkadıktan sonra kurutmak için yere serdi gömleği, yanına oturup
buruşuklarını düzeltmeye koyuldu; arada bir eline alıp güneşe tutuyor,
yıpranmış kumaşa bakıyordu; başını iki yana sallayarak usul usul,
kederle; buruşukları düzeltmeye devam ediyordu.

Cemile eskisi gibi bir tek kere güldü; gözleri bir tek kere parladı.
Günün birinde şamatacı bir topluluk geldi harman yerine; genç
kadınlar, kızlar, cepheden dönmüş yiğitler… yonca yolmuş, evlerine
dönüyorlardı.

Yiğitler, şakacıktan üstümüze yürüyerek, Hey, ağalar! Buğday
ekmeğini bir siz mi yiyeceksiniz’? Bize de verin, yoksa hepinizi
ırmağa atarız! diye bağırdılar.

Neşeyle, Adam mı korkutuyorsunuz? diye cevap verdi Cemile.

Kızlara bir şeyler veririz ama siz kendi başınızın çaresine bakın!

Eh, madem öyle, hepinizi suya atalım da görün siz!

Delikanlılarla kızlar başladılar güreşmeye. Çığlıklar atarak, gülerek,
birbirlerini suya itmeye çalışıyorlardı.

Cemile, kendisini kovalayanlardan kaçarak,

Tutun şunları! Hepsini suya atın!diye bağırıyordu. Herkesten çok
onun sesi çıkıyordu.

Yiğitlerin hepsi Cemile’ye göz dikmişti. Onu yakalamak, sımsıkı
sarmak istiyorlardı. Ansızın delikanlılardan üçü Cemile’ye yetiştiler;
tutup ırmak kıyısına götürdüler onu.

Ya bizi öpersin, ya da seni suya atarız! Hadi, atalım!

Cemile kıvranıyor, kahkahalar atıyor, arkadaşlarını yardıma
çağırıyordu; ama öteki kızlar da ırmak boyunca koşuşmakta, suya
düşen yazmalarını yakalamaktaydılar. Cemile, yiğitlerin şen
kahkahaları arasında ırmağı boyladı. Sırılsıklam saçlarıyla, her
zamankinden daha güzel, doğruldu. Pamuklu entarisi bedenine
yapışmıştı, yuvarlak kalçaları, ufacık göğüsleri ortaya çıkmıştı şimdi;
ama farkında değildi o, boyuna gülüyordu; al al olmuş yanaklarından
sular süzülüyordu.

Öp bizi!diye üsteledi yiğitler.

Cemile onları öptü; sonra suyu boyladı yine, örgülerini arkaya atarak
gülmeye devam etti.

Harman yerinde kim varsa gülmekten kırılıyordu; delikanlıların
oyununa bayılmışlardı. İhtiyar hasatçılar, oraklarını yere bırakmış,
gözlerinden akan yaşları siliyorlardı. Esmer yüzlerindeki kırışıklıkları
neşe kaplamıştı; gençlikleri gelmişti akıllarına. Cemile’yi yiğitlerden
koruma görevimi, o kutsal görevimi bir an için unutmuş, ben de katıla
katıla gülüyordum.

Bir tek Daniyar sessizdi. Ansızın ona ilişti gözüm, sustum.
Bacaklarını iki yana açmış, harman yerinin kenarında, tek başına
duruyordu. Bana öyle geldi ki, kendini tutmasa fırlayacak, Cemile’yi
yiğitlerin elinden çekip alacaktı. Yengeme bakıyordu; gözlerinde hem
hayranlık, hem hüzün vardı hem mutluluk, hem acı vardı. Evet,
Cemile’nin güzelliği bir mutluluk ve acı kaynağıydı Daniyar için.
Yiğitler Cemile’ye sarılıp kendilerini zorla öptürdükçe, başını önüne
eğiyordu Daniyar çekip gidecek gibiydi, ama gitmedi.

Bu arada, Cemile de Daniyar’ı fark etmişti. Gülmeyi bırakıp başını
önüne eğdi.

Taşkınlıklarını sürdüren yiğitlere, Yeter artık!diye bağırdı ansızın.
İçlerinden biri, Cemile’yi kucaklamak istedi.

Yengem, delikanlıyı iterek, Çekil başımdan! dedi. Suçlu suçlu
Daniyar’a baktı sonra, entarisini sıkmak için çalıların ardına koştu.
Anlayamadığım çok şey vardı ilişkilerinde; doğrusu, bu konu
üzerinde düşünmeye korkuyordum. Cemile, Daniyar’dan kaçıyordu,
üzüntülüydü; onun üzüntüsü tedirgin ediyordu beni. Keşke eskisi gibi
kahkahalar atsaydı, Daniyar’a takılsaydı… Ama geceleri köye
dönerken Daniyar türküsüne başlamaya görsün, içim ikisi adına garip
bir mutlulukla dolardı.

Cemile, boğazdan geçerken arabasına biner, bozkırda ise yürürdü.
Ben de öyle yapardım. O türküyü yürüyerek dinlemek daha güzeldi
çünkü. Önceleri ikimiz de kendi arabalarımızın yanında yürürdük;
zamanla, farkına bile varmadan, garip bir gücün bizi Daniyar’a
çektiğini gördük. Yüzüne, gözlerine bakmak istiyorduk onun bu
türküyü söyleyen, gerçekten Daniyar mıydı, kederli, küskün
Daniyar?..

Her seferinde büyülenmiş gibi olurdu Cemile, elini usulca Daniyar’a
uzatırdı, ama Daniyar görmezdi onu, elleri ensesinde, uzaklara bakardı
hep; Cemile, çaresizlik içinde, arabanın kenarına tutunurdu. İrkilirdi
ansızın, olduğu yerde kalakalırdı. Yolun ortasında, yıkık, düşünceli,
Daniyar’ı bir süre gözleriyle izlerdi; yine yürümeye başlardı sonra.

Zaman zaman Cemile de, ben de, aynı erişilmez duygular
içindeymişiz gibi gelirdi bana. Belki de uzun süredir yüreklerimizde
taş gibi yatan bir duyguyu canlandırmanın sırası gelmişti.

Cemile çalışmaya koyulunca her şeyi unuturdu gerçi, bu alışkanlığını
hala yitirmemişti; ama harman yerindeki o dinlenme saatlerinde hep
tedirgindi. Hasatçıların yanında dururdu bazen, bazen ekin tanelerini
gökyüzüne savururken ansızın yabasını bırakır, saman yığınlarına
giderdi. Gölgeye oturur, tek başına kalmaktan korkuyormuş gibi, bana
seslenirdi:

Gel, kiçine bala! Gel de şurada oturalım biraz.

Her keresinde önemli bir şey söylemesini, bana içini açmasını
beklerdim. Ama bir şey söylemezdi. Başımı kucağına koyar, gözleri
uzaklarda, parmaklarını kirpi gibi saçlarımın arasında gezdirir, sıcak,
ateşli elleriyle usul usul yüzümü okşardı. Başımı kaldırır, ona
bakardım; tedirginlik okunurdu yüzünde, yas okunurdu, kendi yüzümü
görmüş gibi olurdum. Bir şey acı veriyordu ona; içinde bir şey
büyüyor, olgunlaşıyor, fışkırmak, çıkmak istiyordu. Cemile
korkuyordu bundan. Daniyar’a sevdalanmıştı; bunu hem kabullenmek
istiyordu, hem de çekiniyordu kabullenmekten. Ben de öyleydim,
Daniyar’ı sevmesini hem istiyordum, hem istemiyordum. Ne de olsa
gelinimizdi Cemile, yengemdi.

Ansızın çakıveren düşüncelerdi bunlargelip geçerlerdi. En büyük
mutluluğum, Cemile’nin çocuk dudakları gibi aralanmış yumuşacık
dudaklarını, göz yaşlarıyla buğulanmış gözlerini seyretmekti. Ne
güzeldi; yüzü bir esin, bir tutku kaynağıydı! Duyuyordum bunu, ama
tam anlayamıyordum. Şimdi bile kendi kendime sorarım: bir esin
kaynağı mıdır aşk; şairlerin, ressamların yabancısı olmadığı bir esin
kaynağı mıdır? Cemile’ye baktıkça, bozkıra çıkmak gelirdi içimden;
çıkıp yere göğe seslenmek, bağırmak, içimdeki o garip tedirginliği, o
garip mutluluğu altetmek için ne yapmam gerektiğini sormak gelirdi.
Galiba bir gün bunun cevabını buldum.

Her zamanki gibi, istasyondan dönüyorduk. Geceydi, arı gibi
yıldızlar sarmıştı gökyüzünü, bozkır uykuya dalmak üzereydi,
sessizliği Daniyar’ın türküsü bozuyordu sadece çınlayan, sonra o
yumuşacık karanlıkta kaybolan türkü. Cemile’yle ben, Daniyar’ın
ardından gidiyorduk.

Daniyar’a o gece ne olmuştu, bilmiyorum derin, ince bir hüzün vardı
sesinde, bir yalnızlık vardı; gözlerimiz yaşlarla doldu.

Cemile bir eliyle Daniyar’ın arabasının kenarına sımsıkı tutunmuş,
başı önünde, yürüyordu. Daniyar’ın sesi yeniden yükselince başını
kaldırdı, arabaya atlayıp yanına oturdu onun. Kollarını göğsünde
kavuşturup heykel kesildi. Ben de arabanın yanında yürümekteydim,
onları daha iyi görebilmek için adımlarımı açtım. Daniyar, Cemile’nin
farkında bile değildi, türküsüne devam ediyordu. Cemile, kollarını iki
yanına indirdi, Daniyar’a sokulup başını omuzuna dayadı onun.

Kırbacı yiyen bir at nasıl hızlanırsa, Daniyar da birdenbire öyle coştu
sesi titriyordu, ama eskisinden de gürdü. Bir sevda türküsü söylüyordu!

Donakalmıştım. Bütün bozkır çiçek açmış gibiydi, kıpırdandı,
karanlığı attı üstünden, uzayıp giden enginliğinde iki sevdalı gördüm.
Onlar görmediler beni, ben yoktum. Yanlarında yürüyordum oysa;
ikisi de dünyada ne varsa unutmuşlardı, sadece türküye vermişlerdi
kendilerini. Onları tanıyamadım. Daniyar eski Daniyar’dı, sırtında
paçavraya dönmüş o asker gömleği vardı yine, ama gözleri karanlıkta
pırıl pırıldı, yanıyordu sanki. Ona ürkekçe, utanarak sokulan kız,
kirpiklerinde yaşlar ışıldayan kız, Cemile’ydi, benim Cemile’mdi. Yeni
doğmuşlardı, biraz önce görülmemiş bir mutluluk içindeydiler. Sahi,
mutluluk değil miydi bu? O türküleri yaratan yurt sevgisini artık
Cemile’ye adıyordu Daniyar. Evet, Cemile’nin türküsüydü bu,
Cemile’nin türküsüydü.

Daniyar’ın türkülerinin içinde uyandırdığı o garip coşkunluk bütün
benliğimi sarmıştı yine. Ansızın ne yapmak istediğimi anladım.
Onların resmini yapmak istiyordum. Bunu düşünmek bile beni
korkuttu; ama tutkum, korkumdan daha büyüktü. Gördüğüm gibi
çizecektim onları tepeden tırnağa kadar mutluluk içinde. Evet, ne
görüyorsam onu çizecektim! Korkumun yanına sevinç de eklenmişti
şimdi. Büyülenmiş gibiydim. Mutluydum, bu mutluluk ileride neler
açacaktı başıma, o sırada bilmiyordum bunu, ama mutluydum. İnsan
yeryüzünü Daniyar’ın gördüğü gibi görmeli diyordum, onun türküsünü
ben de renklerle anlatacaktım. Dağların, bozkırın, insanların, otların,
bulutların, ırmağın resmini yapacaktım. İşte o anda aklıma geldi:
boyam yoktu ki, nereden bulacaktım boyayı? Okuldan vermezlerdi,
kendileri kullanıyorlardı çünkü! Aman, dedim kendi kendime, iş
boya bulmaya kalsın!

Daniyar ansızın türküsünü kesti. Cemile, hiç çekinmeden kolunu
boynuna dolamıştı onun; Daniyar susar susmaz çekti kolunu, bir an
donakaldı, sonra arabadan atladı. Daniyar dizginlere asılıp atları
durdurdu. Cemile, sırtını dönmüş, yolun ortasında dikiliyordu. Başını
arkaya atıp yan gözle Daniyar’a baktı. Gözleri dolu doluydu.

Ne bakıyorsun? dedi Daniyar’a.

Bir an sustuktan sonra, sertçe ekledi:

Bana bakacağına yoluna bak!

Arabasına gitti. Bana dönüp,

Ya sana ne oldu öyle? diye bağırdı.

Hadi, çık yukarı da yapış dizginlere! Bıktım artık!

Atları kamçılarken, Nesi var acaba? diye düşünüyordum. Nesi
olduğunu biliyordum aslında: tedirgindi; evliydi çünkü, kocası sağdı,
Saratov’da bir hastanede yatıyordu. Daha ötesini düşünmek
istemedim. Kızıyordum Cemile’ye, kendime de kızıyordum; kim bilir,
belki Daniyar türkü söylemeyecekti artık, sesini bir daha
duyamayacaktım işte o zaman Cemile’ye kızgınlığım nefrete
dönüşürdü.

Gövdem tepeden tırnağa sızlıyordu; bir an önce samanlara atmak
istiyordum kendimi. Atların sağrıları karanlıkta oynayıp duruyor,
araba sarsıntıyla ilerliyor, dizginler ellerimden kayıyordu.

Harman yerine varır varmaz, koşumları çıkarıp arabanın altına attım.
Samanların üstüne yığıldım sonra. O akşam atları Daniyar götürdü
otlağa.

Ertesi sabah sevinçle uyandım. Cemile’yle Daniyar’ın resimlerini
yapacaktım. Gözlerimi yumup, yapacağım resmi düşünmeye
koyuldum. Fırçayla boya bulur bulmaz başlayacaktım çalışmaya.
Irmağa gidip yıkandım, atların yanına koştum. Soğuk, ıslak yoncalar
ayaklarımı acıtıyordu; tabanlarımın çatlak derileri sızlıyordu ama çok
güzeldi. Koşarken çevreme bakıyordum. Güneş dağların ardından
doğmaktaydı; nasılsa arkın yanına kök salmış bir ayçiçeği, yüzünü
güneşe çevirmişti. Üstleri kırağıyla örtülmüş yaban otları sarmıştı
çevresini, ama ayçiçeği dimdikti, sabah güneşini sapsarı dilleriyle
onlardan önce emiyor, çekirdeklerine sindiriyordu. Tekerlek izlerini
sular doldurmuştu. Nane kokusu sarmıştı ortalığı. Koşuyordum,
yurdumun, toprağımın üstünde koşuyordum, tepemde kırlangıçlar
yarışıyordu ah! O sabah güneşinin, dumanlı dağların, kırağıyla
ıslanmış yoncaların resmini yapabilseydim bulsaydım da arkın
kenarında büyümüş o yalnız ayçiçeğinin resmini yapabilseydim.
Harman yerine döner dönmez sevincim gölgeleniverdi. Cemile’yi
gördüm. Kederliydi, acı okunuyordu yüzünde, gözlerinin altında mor
mor halkalar vardı; geceyi uykusuz geçirmişti herhalde.

Gülümsemedi, konuşmadı da; Orozmat gelince yanına gitti.

Araban senin olsun! dedi.

İstediğin işe ver beni, ama bir daha istasyona ekin götürmem.

Orozmat şaşırmıştı. Yumuşak bir sesle,

Ne oldu, yavrum? diye sordu.

Bir atsineği filan mı dadandı yoksa?

Atsineği dediğin hayvanlara dadanır! Sorma işte! Gitmem dedim, o
kadar!

Orozmat’ın yüzündeki gülümseme kayboldu.

Sen istediğin kadar gitmem de! Gideceksin! Koltuk değneğini yere
vurdu. Biri canını sıktıysa, söyle, şu değneği kafasında kırayım. Ama
böyle bir şey yoksa, salaklık etme: asker tayını taşıyorsun sen, kocan
da o askerlerden biri!

Sonra döndü, topallaya topallaya çekip gitti.

Cemile utanmıştı, kıpkırmızı kesildi; Daniyar’a bakıp belli belirsiz iç
çekti. Daniyar az ötede, sırtını Cemile’ye dönmüş, düzensiz
hareketlerle hamut kayışını bağlıyordu. Konuşulanları işitmişti. Bir
süre olduğu yerde kaldı Cemile, kırbacıyla oynadı. Sonra hiçbir şeyi
umursamadan omuz silkti, arabasına doğru yürüdü.

Ertesi gün harman yerine her zamankinden erken döndük. Daniyar
yol boyunca atlarını koşturdu. Cemile hiç konuşmadı, sıkıntılıydı.
Önümde kapkara çorak bozkırı görünce gözlerime inanamadım.
Dünkü bozkır mıydı bu? Bir masalda yaşamıştım sanki, içimde
uyanan mutluluk beni bir an bile bırakmıyordu. Hayatın pırıltısını
ucundan yakalamış, yüreğime atmıştım; o pırıltı büyümüştü sonra,
bütün gövdemi sarmıştı. Ama tedirgindim; tartıcıdan bir tabaka kalın
beyaz kağıt aşırıncaya kadar da tedirginliğim geçmemişti. Harman
yerine varınca, koşup bir saman yığınının ardına saklandım. Yüreğim
ağzımdaydı; kağıdı, yolda bulduğum tahta bir bahçıvan belinin üstüne
koydum.

Allah yardımcım olsun! diye fısıldadım; aynı şeyi, babam beni ata
ilk bindirdiği zaman da söylemiştim. Sonra kalemimi kağıda
dokundurdum. Kendiliğimden çizdiğim ilk çizgilerdi bunlar. Kağıtta
Daniyar belirmeye başlayınca, her şeyi unuttum. Bozkırdaki o
Ağustos gecesini düşündüm, Daniyar’ı, Daniyar’ın türküsünü, başını
arkaya atışını, boynunu, Cemile’nin ona yaslanışını düşündüm. İşte
araba, işte Daniyar’la Cemile, arabanın önüne bırakılmış dizginler,
karanlıkta ağır ağır giden atlar, işte bozkır, uzak yıldızlar.

Öyle kaptırmışım ki kendimi, yanıma birinin yaklaştığını fark
etmedim bile; tepemde bir ses duyunca irkildim.

Sağır mısın?

Cemile’ydi. Utandım, kıpkırmızı kesildim, resmi saklayamadım.

Arabalar yüklendi, bir saattir seni arıyoruz! Ne yapıyorsun?

Resmi gördü sonra, eğilip alarak, Ne bu? diye sordu. Kızdığı omuz
silkişinden belli oluyordu.

Ölsem daha iyiydi. Uzun uzun resme baktı Cemile; sonunda, kederli,
ıslak gözlerini kaldırdı.

Usulca, Bana ver bunu, kiçine bala, dedi. Hatıra diye saklarım.

Kağıdı katlayarak gömleğinin içine soktu.

Yola çıktığımızda kendimde değildim. Her şey bir düş gibi geliyordu
bana. Resim yaptığıma hala inanamıyordum. Ama yüreğimin
derinliklerinde sevince benzer, övünmeye, gurura benzer birtakım
duygular uyanmıştı; daha büyük hayaller peşindeydim artık, başım
dönüyordu. Resim yapmak, boyuna resim yapmak istiyordum. Ama
kurşun kalemle değil, boyayla! Arabalarımızın hızla gitmesine bile
aldırmıyordum. Daniyar, atları dört nala sürüyordu. Cemile de ona
uymuştu. Arada bir çevresine bakıyor, gülümsüyordu. Onun
gülümseyişi duygulandırıyordu beni. Ben de gülümsüyordum, demek
öfkesi geçmişti Cemile’nin, istese Daniyar’a türkü bile söyletirdi bu
gece.

O gün, her zamankinden erken geldik istasyona; atlarımızın ağızları
köpük içindeydi. Atları bir kenara çeker çekmez, Daniyar çuvalları
indirmeye başladı. Ne olmuştu ona? Acelesi neydi? Zaman zaman
duruyor, gürüldeyip geçen trenlerin ardından uzun uzun bakıyordu.
Cemile’nin gözleri Daniyar’daydı, ne düşündüğünü anlamaya
çalışıyordu onun.

Bir ara, Buraya gel, diye seslendi Daniyar’a. Atın nalı sallanıyor.
Yardım et de çıkarayım.

Daniyar, nalı çıkarıp da doğrulunca, Cemile onun gözlerinin içine
baktı, usulca sordu:

Nen var senin? Anlamıyor musun? Dünyada bir ben mi varım
sanki?

Daniyar uzaklara baktı, cevap vermedi.

Cemile iç çekti: Bu benim için kolay mı sanıyorsun?

Daniyar kaşlarını kaldırdı; sevgiyle, hüzünle baktı Cemile’ye. Bir şey
söyledi, ama öyle hafif söylemişti ki bunu, duyamadım. Sonra, keyifli
keyifli, arabasına doğru yürüdü. Yürürken elindeki nalı okşuyordu.
Cemile’nin hangi sözü rahatlatmıştı onu? İnsan, karşısındaki iç
çekerse, Bu benim için kolay mı sanıyorsun? derse, rahatlayabilir
miydi?

Yükleri boşaltmış, dönmeye hazırlanıyorduk ki, ambarın avlusuna
bir asker girdi; yaralı, zayıf bir askerdi bu, sırtında buruş buruş bir
kaput vardı, omuzuna bir çanta asmıştı. Birkaç dakika önce bir tren
gelmişti istasyona. Asker, çevresine bakarak bağırdı.

Kurkuru köyünden kimse var mı burada?

Onun kim olduğunu çıkarmaya çalışarak; Ben varım, diye cevap
verdim.

Asker, bana doğru ilerleyerek; Kimin oğlusun sen? diye sordu.
Sonra Cemile’yi gördü ansızın, şaşırdı, yüzüne tatlı bir gülümseme
yayıldı.

Cemile bir çığlık attı: Kerim! Sen misin?

Asker, Cemile’nin ellerine sımsıkı yapışarak, Cemile, kardeşim!
diye bağırdı.

Cemile’nin köyündendi o da.

Heyecanla, İşe bak sen! dedi. İyi ki buraya gelmeyi akıl etmişim!
Sadık’ın yanından geliyorum, hastanede beraberdik, Allahın izniyle bir
iki aya kalmaz, o da çıkar. Ayrılırken, karına bir mektup yaz da
götüreyim, dedim. İşte mektup, imzalı mühürlü. Üçgen bir zarf uzattı
Cemile’ye.

Cemile mektubu kaptı, önce kıpkırmızı, sonra bembeyaz kesildi, göz
ucuyla Daniyar’a baktı. Arabasının yanındaydı Daniyar. Geçen gün
harman yerinde olduğu gibi, tek başınaydı. Cemile’ye bakışında
korkunç bir umutsuzluk vardı.

O arada herkes başımıza toplanmıştı; asker, kalabalıkta tanıdıklara,
akrabalara raslamış, peşpeşe sıralanan soruları cevaplandırmaya
çalışıyordu. Cemile ona teşekkür etme fırsatını bile bulamadan,
Daniyar arabasına atladığı gibi avludan çıktı gitti; tekerlek izleriyle
kaplı yol, büyük bir toz bulutuna gömüldü.

Herkes, Deli bu herif! diye bağırdı.

Askeri götürmüşlerdi yanımızdan, avlunun ortasında Cemile’yle ben
kalmıştık, hızla dağılan o toz bulutuna bakıyorduk.

Hadi, yenge, dedim.

Cemile, acı bir sesle, Sen git, yalnız bırak beni! diye cevap verdi.

O gün, ilk olarak, üçümüz de ayrı ayrı döndük harman yerine.
Ağustos sıcağı, kurumuş dudaklarımı kavuruyordu. Güneşten
bembeyaz kesilen o çatlamış, o yarılmış toprak yavaş yavaş
serinliyordu şimdi, tuzlu lekeler belirmişti üstünde. Güneş biçimini
yitirmişti, beyaz bir sisin ardında parlıyordu. Ötede, ufukta portakal
kırmızısı fırtına bulutları toplanmaktaydı. Kupkuru bir rüzgar
esiyordu, atların burunlarını tozla dolduruyor, yelelerini
dalgalandırıyor, tepelerdeki pelin kümelerini hışırdatıyordu.

Yağmur yağacak galiba, diye düşündüm.

Öylesine yalnız, öylesine kederliydim ki! Ağır ağır giden atları
kırbaçladım. Uzun bacaklı, cılız toy kuşları dere yatağına
sığınıyorlardı. Kuru pıtraklar yuvarlanıyordu yolda; bizim oralarda
pıtrak yokturKazak topraklarından gelmişlerdi herhalde. Güneş battı.
Kimseler görünmüyordu ortalıkta, önümde sadece kızgın bozkır uzanıyordu.

Harman yerine vardığımda hava kararmıştı. Rüzgar kesilmişti.

Daniyar’a seslendim.

Bekçi, Irmağın orada, dedi. Sıcak yüzünden herkes evine gitti.
Rüzgar esmeyince harman yerinde kim ne yapsın?

Atları otlağa götürdükten sonra ırmağa gitmeye karar verdim. Yarın
altında bir yer vardı, orayı pek severdi Daniyar.

Elimle koymuş gibi buldum onu, oturmuş, başını dizlerine dayamış,
aşağıda çağıldayan suları dinliyordu. Yanına gitmek, kolumu boynuna
dolamak, onu rahatlatıcı bir şey söylemek istedim. Ama ne
söyleyebilirdim ki? Bir kenara çekilip biraz bekledim, sonra harman
yerine döndüm. Uzun süre samanların üstünde yattım, bulutların
kararttığı göğe baktım, hayatın niye bu kadar karışık, niye bu kadar
anlaşılmaz olduğunu düşündüm.

Cemile daha dönmemişti. Ne olmuştu acaba? Yorgundum, ölü
gibiydim, ama uyuyamıyordum. Dağların tepesinde şimşekler
çakmaya başladı.

Daniyar harman yerine geldiğinde hala uyanıktım. Bir süre dolaştı
durdu, gözünü yoldan ayırmadı. Az ötedeki bir saman yığınına çöktü
sonra. Ayrılacaktı buradan; biliyordum, bu köyde kalmayacaktı. Ama
nereye gidebilirdi? Tek başınaydı, evi yoktu, bekleyeni yoktu. Tam
uyuyacaktım ki, yaklaşan bir arabanın sesini duydum. Herhalde
Cemile’ydi.

Ne kadar uyumuşum, bilmiyorum; kulağımın dibinde saman
hışırtıları duydum. Biri geçti yanımdan, omuzuma ıslak bir kanat
değdi sanki. Gözlerimi açtım. Cemile’ydi. Irmaktan geliyordu, entarisi
ıslaktı. Durdu, çevresine baktı, tedirgindi. Daniyar’ın yanına oturdu
sonra.

Daniyar, geldim, ben geldim, dedi usulca.

Çıt çıkmıyordu. Uzaklarda bir şimşek kaydı toprağa. Sessizce.

Kızgın mısın? Çok mu kızgınsın?

Evet, çıt yoktu. Bir avuç toprağın sulara usulca gömülüşünü duydum.

Benim suçum mu bu? Senin suçun da değil.

Uzaklarda, dağların üstünde gök gürledi. Bir şimşek çaktı yine.

Cemile’yi gördüm. Daniyar’a sarılmıştı. Omuzları sarsılıyordu,
kabarıp kabarıp iniyordu sanki. Samanların arasına, onun yanına
uzandı sonra.

Bozkırdan sıcak bir rüzgar koptu geldi: Samanları savurdu, harman
yerinin sonundaki eski çadıra çarptı, yolda bir topaç gibi dönmeye
başladı. Gök gürlüyor, mavi şimşekler bulutları parçalıyordu. Hem
güzel, hem korkutucu bir şeydi bu fırtına geliyordu, yazın son
fırtınası. Cemile, Seni ona değişir miyim sandın? diye fısıldadı
tutkuyla.

Değişir miyim hiç, değişir miyim? Beni hiç sevmedi. Selamlarını
bile mektuplarının sonunda, tek cümleyle yolladı. Ne onu istiyorum
artık, ne de geciken sevgisini. Kim ne derse desin! Yalnız sevgilim
benim, seni hiç bırakmayacağım! Yıllardır seviyordum seni!
Tanımadan bile seviyordum. Sonunda geldin işte, bildin yolunu
gözlediğimi geldin!

Yarın ötesine, ırmağa, kesik çizgilerle mavi şimşekler iniyordu
şimdi. Samanların üstüne soğuk yağmur damlaları düşüyordu.
Cemile, Cemile, sevgilim benim! diye fısıldadı Daniyar; Kırgız
dilinin, Kazak dilinin en güzel kelimelerini sıraladı. Ben de yıllardır
seviyordum seni. Siperlerde bile seni düşünüyordum; sevdiğimi
burada, kendi yurdumda bulacaktım, biliyordum bunu. Seni
seviyordum, seni seviyordum. Dön bana, gözlerine bakayım!

Fırtına patlamıştı.

Çadırın keçesi kopmuş, yaralı bir kuş gibi çırpınıyordu. Rüzgarın
kamçıladığı yağmur, toprağı öpercesine yağıyordu. Gök gürültüleri,
çığ gibi yuvarlanıyordu dağlarda. Şimşekler tepeleri aydınlatıyor,
rüzgar dere yatağında uluyor, ortalığı kasıp kavuruyordu.

Bardaktan boşanırcasına yağıyordu yağmur. Samanların arasına
saklanmış, yatıyordum; yüreğim, göğsümü parçalayacakmış gibi
çarpıyordu. Mutluydum. Uzun süren bir hastalıktan sonra güneşe
çıkmış gibiydim. Samanların altında yağmur ıslatıyordu beni,
şimşekler gözlerimi kamaştırıyordu, yine de içim içime sığmıyordu
bu ses, yağmurun hışırtısı mıydı samanlarda, Daniyar’la Cemile’nin
fısıltıları mıydı, bilmiyorum… uyurken hala gülümsüyordum.

Yağmur mevsimi başlamak üzereydi. Sonbahar geliyordu. Havada o
ıslak pelin kokusu, o ıslak saman kokusu vardı. Sonbahar neler
getirecekti bize? Nedense bunu hiç düşünmedim.

 

Cengiz Aytmatov

Bir yanıt yazın